|
MERİÇ HIZAL: "ŞAPKA"LARIMIZI
ÖNÜMÜZE KOYUP DÜŞÜNMEK
Meriç Hızal, uzun yıllardır doğadaki formlardan yola çıkarak onları
dönüştüren bir sanatçı. Doğal formlarla algıladığımız formlar arasındaki
diyalektiği arayan Hızal, diyalektik kavramı içerisinde birbirini tümleyen,
birbirine dönüşen formlarla ilgilendi. Başka bir deyişle, zihnindeki bir
düşünceyi en yalın biçimiyle form haline getirdi; düşüncesini forma
dönüştürdü. Güneşin bütünleyici bir öğe olmasından hareket ederek "zaman"ı
temsil ederken "güneş saatleri"ni kullandı, örneğin. Zira Hızal'a göre
Güneş, bizim ortak paydamızdı. Hepimiz aynı Güneş ile aydınlanıyor ve aynı
Güneş ile ısınıyor olduğumuza göre Güneş, insanların bir çatı altında
toplandığını da gösteriyordu bize ya da Meriç Hızal'ın "Güneş Saatleri".
Meriç Hızal'ın doğadaki formları dönüştürdüğünü belirtmiştim. Biliyoruz ki,
doğanın içinde var olan formlardan biri de, "insan". Meriç Hızal'ın
yapıtlarında görünür olmamalarına karşın "insan"ı hissetmememiz mümkün
değil. Doğayı dönüştürme işleminin "kültür"e tekabül ettiğini hatırlayacak
olursak, doğayı forma dönüştüren Meriç Hızal'ın insanı ve onun kültürünü de
bu doğanın içinde var ettiğini, tüm görünmezliğine rağmen görünür kıldığını
eklememiz gerekiyor. Tıpkı bu sergideki "şapkalar" gibi…
Meriç Hızal, "Şapkalar"ı ile kişisel belleği ve toplumsal-kültürel-politik
belleğimiz arasında bir ilişki kuruyor. Jan Assman, Kültürel Bellek Eski
Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik adlı kitabında
belirttiği gibi, bugünün kültürünü, geçmişin ardıl kültürü olarak kavrama,
geçmiş bir kültürü hatırlama çabasının yaygınlaşması ve bizi çok daha
kişisel ve yaşamsal düzeyde etkileyen bir şeyin sonuna gelmiş olmamız ,
belki de bir anlamda Meriç Hızal'ın çıkış noktası. Belleğimizin "bugün"ü,
"şimdi"yi kurarken geçmişten izler taşımasının mümkün olup olmadığı, bugünün
sanatının kendini hatırlayarak ve hatırlatarak temsil edip edemeyeceği
soruları Meriç Hızal'ın "Şapkalar"ı ile birlikte gündeme geliyor.
Meriç Hızal, yaşadığı coğrafyanın geçmişinden de şimdisinden de yararlanan
bir sanatçı. "Şapkalar"da geçmiş Hızal'ın kişisel tarihi ve toplumun
tarihine yapılan göndermelerle dile geliyor. Kendi deyimiyle Meriç Hızal,
unutmamak ve unutturmamak için tıpkı bu coğrafyanın eski uygarlıkları gibi
belleğindekileri taşa kazıyarak nesnelleştiriyor. Kendi öznel tarihi ile
sosyal tarihin çakışmasıyla karşılaşıyor izleyici böylelikle. Gündelik
yaşamımızın bir parçası olan "şapka"nın toplumda bir simge haline gelmesi
üzerine düşünüyor Meriç Hızal ve bu simge üzerinden öznel yaşamına geri
dönüyor. 1973 "Yıkım-Yapım Güzel Sanatlar Akademisi Sonuç-Başlangıç" derken
nasıl ki Meriç Hızal'ın öznel yaşamına giriyorsak, 2000 "Suskunum,
Suskunsun, Suskun, Suskunuz, Suskunsunuz, Suskunlar" ya da 2007 "Suçluyum,
Suçlusun, Suçlu, Suçluyuz, Suçlusunuz, Suçlular" derken de onun özeliyle
toplumsal olanın karşılaşmasına tanık oluyoruz. Meriç Hızal'ın kişisel
belleğiyle toplumsal-kültürel ve politik belleğimizin çarpışması ise, bizi
Meriç Hızal'ın tüm sanat yaşamı boyunca benimsediği "parçanın bütünü
oluşturması düşüncesi"ne götürüyor. Öyle ki, aynı Güneş ile ısınan ve
aydınlanan tüm insanları şimdi aynı "şapka" ile düşünmeye ya da "Anadolu
Sofrası" adlı çalışmasında olduğu gibi, aynı sofraya davet ediyor:
"Şapka"larımızı önümüze koyarak düşünmeye… |